
Eski zaman insanlarının toprağa sinmiş bedenlerinden yükseliyor uğultularla ruhumuz. İsimsiz hiç noktasında bir varlığa dönüşemiyoruz çünkü koparıyoruz aşk bağlarımızı… Birazda kendimizi kendimizden…
Kopuyoruz… Kopuş noktalarımızda derin yaralar…
Kanıyoruz…. Kanama noktamızda uçuk aşklar…
Kendi türettiğimiz uçurumlarımızdan bir türlü çıkamıyoruz. Çünkü kimse sözümüzü kesemiyor, noktaya varmadan cümlelerimiz biz susuyoruz...
Gidiyoruz en derin suskunluğuna sığınarak zamanın. Gidiyoruz en derin yosunlarına tutunarak okyanusların.Tamamlanamayışlarımız eksikliğimizin derinliğindenmiş anlıyoruz.Filiz vermiş dal uçları hep ruh sunağında can veriyor… Can erikleri erken döküyor yaprağını gidişimize…
Ellerimiz takılı yıldızlara mandalsız asılıyoruz yaşama… Bizi çağıran ilkel ellerin düşlerimizi araladığı boşluklardan sarkıyoruz hayata… Oysa ceylan ürkekliğindeki hiçliğin matemini tutuyoruz oruç niyetine…
Ayaklarına taş bağlanıp denize atılmış yalnız bir geminin intiharına şahit,korkuya gömülmüş istasyonlarda rayların tekerleklere resitalini dinliyoruz…
Eskitilmiş bir melodi ve esrik bir söz raylarımızın üstünde kalan;
“ …Savaşacak ne kaldı…
Savaşacak ne kaldı…
Savaşacak ne kaldı….
….Geriye”
14/02/2008


Yaşama içre anlar bu kadar mı okunur virgüllerde, tümcelerde ve noktalarda…Önüne ve arkasına bir şeyler eklemek imkansız yazının…
15.*2.2**8
Şubat 15th, 2008 at 17:27Belle