İki dünya arasında gidip gelen iyi niyet elçisi gibi ruhum; ve yaşamak adına  yaptığım bütün etkinliğim, kısa anlarımı biriktirip sonsuzluk gibi uzun yollarda dağıtmak sorumsuzca….Şiirlerimi çiğnetiyorum  kirli ayakların altında… İki dünya arasındaki bu sıkışmışlık hangi ihanetin cezası bana ve hangi fizik kanunu izin veriyor bu  aşk denen işkenceye… Kolum, kanadım yüreğime kelepçeliyken uçabilmem mümkün mü artık….

Aşktan kaçmaya çalışırken bıkkınlık veren  bedenimde, görünmez eller  boğazımın düğümlerini sıkıyor. Oysa  keskin bir aşk türküsüyle kesilmesini bekliyorum yaşama bağlı olduğum iplerin. Yazgı kavramını reddettiğim düşler dünyamda, salıncağımın boşlukta sallanıp durmasını görecek gücüm kalmadı artık… Defalarca… Defalarca aynı aşk  yalanının sahte yüzüyle boyanıyorum….Ellerim boş dönüyorum sisli ormanlardan .Düşlerim gerçekle yüzleşince düşlükten çıkıyor ve gün geçtikçe kendi enkazımı sevmeye mecbur kılınıyorum…

Gün geçtikçe avcı olduğum rüyalardan uyanıyorum durmadan ve  her sabah aynı aşk  enkazımın  içinde kendime ait parçaları topluyorum sessizce.. Nasıl almışlarsa kokumu  aşık kadınlar,  sımsıkı çekiştiriyorlar bedenimin her tutamını.  Oysa bu deprem alanından çekip gitmek sualsiz tek dileğim benim…  Oysa kapılarımı götürmüşler… Kapıları yok  enkaz alanımın! Çıkış yok!. Sevgiye hasret  olan erkek çocukları dikenli tellere bağrını dayamış masallar anlatıyor bebeksiz kız çocuklarına….Tüm çocuklarım,çocukluğum  aşk denilen enkazımın altında…

Güneşi algılamayan kuşlar gibiyim, şaşkın bekleyiş içinde sözlerim, karanlığın koynunda aynı yalan şiirleri okuyorum sözlerime  hayran kadınlara… Oysa tekrar gülecek yüzümün varlığını düşünmek mümkün  bile değil… Çekilmemiş acıların,aşkların hammaddesini ürettiyorum bedenimde  ve tenimde tomurcuk buluyor çaresizliğimin ilk meyveleri. Aşk  bıçağının yara açtığı oyuklarımda  canlanıyor  yılan çiçekleri… Capcanlı duruyor  bu enkaz bu kaos, bu tekrar tekrar yaşanan kısır döngü…

Ah! belki de asla tekrar gündüz olmayacak bana …

 Aşkın görünmez elleri boğazımı sıkan, tanımadığım sıcaklıkta buz gibi parmakları.. Şeytan diyor ki…

Her şey bu kadar… Her şey burda işte… Sahneye boşalttığım çuvaldan çıkan ,bir perdelik oyun malzemesi aşklarımın hikayesi… Uzun metrajlı gölgeler giderken yüzümü götürüyor… Aşkın mesajı  her tablonun duvara yapışan yüzünde yeniden canlanıyor pınar gibi ruhuma….Neden çırpınıyorum hâlâ?  Cevap yok! Acılı replikler kusuyorum bahçemdeki güllerin üzerine ,dostların arka bahçesindeki gülleri söken de benim, halt eden de… Zehirli mısralarımdan yalnızlık sızıyor karanlığıma… Saatimi yalnızlığa kurmaktan başka çarem kaldı mı ki? Anlamsız çırpınışlar acımı çoğaltıyor, aşk için yanmanın anlamı çoğaltmaktan başka nedir ki acıyı?…

Yaşamın üzerinde dolaşıyor  titreyen ellerim, kendi gölgemin karartığı anlar, sonsuzluk kadar  uzun sürekli bir dejavu duygusuyla dolaşıyor. Perdeme yansıyan gölgelerin ,giderken söylediği sözlerin izlerini silmek için yorgunluğun ve ölümün yol arkadaşlığını seçiyorum.  Yoksa başka  açıklaması olabilirmiki bu  küfürbaz sesim?… Giderken yanımda götürdüğü yüzümün hesabını aynalar mı verecek bir ömür uzak durduğum…

 Biliyorum ki  kirli bir yağmurun dalgayla buluşma anı kadar sürecek  ölümün açtığı kapıdan geçişim…     “-Ahh ölemiyorum, aşk gardiyanımın kolları morartıyorken bileklerimi… Ah ölemiyorum ,aşk gülüşlerinin ardında bıraktığı boşluğu ışıtan güneş ,ıslak bahçemde mutluluğu içen göz, söylesene çarem yok mu  bu aşkı yaşamaktan ve kaçmaktan başka ?…

07/05/2008

Bu Yazı İçin 1 Ruh Çağrıldı...

  1. bilgeyildiz demiş ki:

    Yalnızlığa kurulan saatin,söz aşka geldiğinde pili bitti…çalar saat senden çaldığı tüm zamanların hesabını vermeli!
    Esincim yazın resmen büyüledi beni..elimden sadece “alkışlamak” geliyor..;)

Yorum Yaz

You must be logged in to post a comment.


<